11 Kasım 2007 Pazar

YAZMALARIM






MARAŞ İŞİ AYAKKABI ÇANTAM


(Maraş işi ayakkabı çantamı tekrar yayınlıyorum. Daha önceki resmi
çok parlıyordu, desen belirgin değildi.)Kumaşı kadife. Kasnakta, karton
üzerine gümüş sim sararak yaptım. Olgunlaşma Enstitüsü Pratik Kız Sanat
Okulu'nda, MARAŞ İŞİ bölümünde öğrenmiştim. Bahriye öğretmenime
teşekkür ediyorum.

10 Kasım 2007 Cumartesi

ATAMIZI SAYGIYLA VE ÖZLEMLE ANIYORUZ


NÖBETÇİ MİLLET

Yaradan hey Yaradan!
Dört yıl değil bin yıl geçse aradan
Sensin ateş diye kanımızdaki
Sesin ışık diye önümüzdeki!
Ey yanımızdakiBeş on mermere, bir avuç toprağa sığan
Sınırsız mavi umman hey!
Yeni kıyılar bulur, yeni yarlar kazardın
Sen her köpürüp taşmanda;
Her konuşmanda Milletin alın yazısını yeniden yazardın.
Bakışların inanmayanı ezerdi. Sağ kolun bir tırpana benzerdi:
Başlardı yurt tarlasında düşüncenin hasadı.
Cümlelerin ya örsten kalkardı. Ya çıkardı kından.
Başak saçların sarkardı harman alnından:
Halk, biçilmiş ekin gibi, düşerdi dizlerine.
Milyonlar katılırdı sözlerine. Mıknatısa koşan zerreler gibi.
Köhne kanaatler, köhne küreler gibi.
Sözünde çarpışıp düşerdi.
Tam sustuğun gün kıyamet oldu. Tam konuştuğun anlarsa mahşerdi:
Rab, gökte "dinleyin" derdi meleklerine;
Yıldızlar girerdi yeni mahreklerine;
Nehirler kavuşurdu yeni denizlerine:
Halk biçilmiş ekin gibi düşerdi dizlerine.
Şimdi nöbetçi olmak için Anıtkabrine
Tamamlayabilmek için tavafını.
Sarmış yalın kılıçlar gibi etrafını
Tutuyor nöbet.
Bu millet: Bu, vaktiyle ayaklarını ummanlar yalayan
Bu, üç kıtayı atının nallarıyla damgalayan
Bu, Timur'u, Atilla'yı, Oğuz'uBu, Yıldırım'ı, Fatih'i, Yavuz'u
Bu, seni yetiştiren ulu millet.
Vakar ve haysiyetle dimdik
Uyanık, tetik Anıtkabrinde tutuyor nöbet.
Dünya dönüp dolaşıp, boğazlaşıp dalaşıp
Ergeç ve ancak Milli misaklarda karar kılacak.
Ey en büyük usta! Düşünen olmadı bu hususta
Senden evvel ve senden ileri.
İlk müjdeyi, ilk haberi senden almıştı cihan
Ta o zamandan anlayamadığına yansın.
Sen, dünyanın dönüp dolaşıp geleceği
Uğrunda milyonların seve seve öleceği
En büyük maksat için dünyaya ilk karşı koyansın.
Nasıl içimizdeysen bütün varınla
İşte öylece dünya davalarındasın!
O ışık saçların, o alev sözlerinle, o gök gözlerinle sen.
Ey ıssız geceler içinden
Bize eşsiz sabahı getiren!
Ey asırlardır dul bayrağın eşi
Ey gece yarılarımızın güneşi
Ey ışık saçlar
Ey yele kaşlar
Ey çekilmiş hançer bakışlar
Ey fikri döven şakaklar
Ey kalem parmaklar
Ey ay-yıldızlı el
Ey en güzel
Ey en büyük
Ey Atatürk!
Getir dudaklarını bir bir alnımıza koy
Dağlansın ateşinle bu soy.
Oy Atatürk oy...
İrkilmez Ata çocuğu irkilmez:
Zaptedilmez, Atam, zaptedilmez
Biz varken senin hisarının burçları:
Bakışlarımız kılıç uçları
Bekliyoruz devrimini biz.
Çökmeyeceğiz diz.
İsterse hayat zehrolsun
İsterse refah kahrolsun
İsterse kurşun düşsün yanımıza belimize
İsterse geçinmek için bir dilim
Kuru ekmek geçmesin elimize.
Halel gelmez bizim ateşimize;
Dünya düşse peşimize
Yer sarsılsa yerinden
Ne senden geçeriz, ne senin eserinden.

Behçet Kemal Çağlar

Çocuklarımızı artık düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimî düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız. Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde; yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle beraber doğruya, iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışılmalıdır."
K.Atatürk.

8 Kasım 2007 Perşembe

7 Kasım 2007 Çarşamba

BEBEK BATTANİYESİ

Modelini http://elorgusu.blogspot.com' dan alarak yeni doğan yeğenime
ördüğüm bebek battaniyemiz. Bu güzel modeli bizimle paylaştığı için
SezerHanım'a teşekkür ediyorum. Ellerine sağlık çok güzel bir model.
Yapılışı için http://elorgusu.blogspot.com a bakabilirsiniz. Orada anlatılıyor.


6 Kasım 2007 Salı

ŞALIM


Blog sitelerden birinde görüp beğenerek ördüğüm şal. Motif
olarak örülüyor. Başlangıcı, en uçdaki mor dolgu. Beyaz kısımlar
uzun zincirlerden oluşuyor. Gayet basit ve zevkli. Buda blogları
yeni keşfettiğim dönemlerde aldığım bir model. Yorum bırakmayı
ve siteyi kaydetmeyi düşünemedim. Yayınlayan blogçu arkadaşıma
teşekkür ediyorum.

MERSERİZE BLUZUM


Yazlık merserize bluzum. Bu da yanlardan yırtmaçlı ve
tunik şeklinde. Dergideki orijinalinde kışlık kazak olarak
örülmüş. Dolayısıyla ip biraz daha kalın olunca, merserizeye
göre desen daha iri duruyor. Kışlık kazak için de hoş bir
model olur. İsteyen olursa desen şemasını yayınlayabilirim.

BAYAN KAZAK


Yukarıda görülen kazağı ALİZE'nin angora ipliği ile 4,5 numara şiş
ile ördüm. Tunik şeklinde yanlardan yırtmaçlı yaptım. Triko
kazaklarda tunik şeklinde yırtmaçlı olanları tercih ediyorum. İsteyen
olursa desen şemasını yayınlayabilirim. Yakasını yanlardan dikişsiz
omuzlardan devrik yapacaktım. İstediğim gibi olmadı. Beceremedim.
Yakayı söktüm. Lastik örüp yarım balıkçı gibi bitirdim. Fena olmadı.
Sitemi ziyaret edenler olursa lütfen yorumlarınızı esirgemeyin.
Yapıcı eleştirilerinizi bekliyorum.

4 Kasım 2007 Pazar

BEBEK HIRKASI

Blog sayfalardan birinden beğenerek ördüğüm bir model.
O zamanlar blog sayfaları yeni keşfetmiştim. Siteyi
katdetmeyi düşünemedim. Buradan, yayınlayan arkadaşa
teşekkür ediyorum. Fermuarlı, kapşonlu ve reglan kol.
İp yürüterek iki renk ördüm. Üzerine ponponlar diktim.
Orijinalinde ponponlar mavi renkte yapılmıştı.

BEBEK YELEĞİ

Üç aylık yeğenime ördüğüm pandalı yelek. Örneği bir arkadaşımdan
almıştım. Pandalar örme aşamasında yapılıyor. Göz ve ağız
sonra işleniyor.



BAYAN KAZAK



YUMAK dergisi 2002/43 sayısından aldığım bir model.
Ben kahverengi ipten ördüm. Çok güzel oldu. Açık renk
daha iyi belli olur diye resmini dergiden alıntı yaptım.

3 Kasım 2007 Cumartesi

LİF

Bu da görümcemin bana hediyesi.Kendisi ördü. Ellerine sağlık.
Posted by Picasa

LİF

Bu çeyizimden bir örnek. Çok hoşuma gitmişti. Annem ördürmüştü.
Kullanmaya kıyamadım. Saklıyorum. Bu da kese şeklinde. Şiş ile örülmüş.
Arkası da aynı şekilde yeşil renkte örülmüş. Sonra birleştirmek için
yeşil iplik ile oya yapılmış.
Posted by Picasa

LİF


Yapılışı:
İki parça halinde yıldız fıstık şeklinde ördüğüm lif. Önce arka
kısımdaki beyaz üçgen parça örülüyor. Sonra üstte görülen pembe
parça örülüyor. Pembe parça yakanın çıktığı sıranın tam ortasında
kesilerek iki parça halinde örülüyor. Beyaz parça ile aynı büyüklükte
olacak.Yaka daha sonra örülüyor. En son iki parça beyaz iple tek sıra
yıldız fıstık örülerek birleştiriliyor. Düğmeler Beyaz iple örülerek
dikiliyor. Yakanın olduğu yerden eliniz girecek.
Posted by Picasa

BEBEK SÜVETERİ


Yapılışı: 6 ilmekten oluşan burgu.Burguların arasında iki ters
ilmek var. Burguların boyları aynı, yerleştirilmeleri farklı.

Kol ve V yakayı ilmek çıkartarak, misine şiş takarak,
çapraz tek lastik olarak ördüm. İlmek çıkartarak örülünce
yaka ve kol sanki daha muntazam oluyor. Lastiği iki sıra
beyaz iple ters ilmeği ters ile düz ilmeği düz ilmek ile keserek
bitirdim.



Posted by Picasa

2 Kasım 2007 Cuma

80'Lİ YILLARDA GENÇ OLMAK

İnternet sitelerini gezerken, özellikle bizim yaşlarımızda olanların hoşuna gideceğini düşündüğüm bir yazı dikkatimi çekti. Paylaşmak istedim. Gerçekten benim gibi 40..... yaşlarında olanlar için 80'li yıllar önemlidir. Örneğin: dinlediğimiz pop müzik, giyim kuşam tarzımız, ailem izin vermediği için gidemediğim çay partileri, pembe dizi romanlar vb.

Alıntı:

En de tura bir iki üç.....

Şimdilerde şairin tabiri ile yolun yarısına gelmiş olan nesil, çocukluğunu ya da ilk ergenlik yıllarını 1982, yani Özal öncesi yaşamış kişiler. 30 ile 40 yaşları arasındaki Türk insanı üzerinde, yaşadıkları dönemin çok büyük etkisi olmuştur. Onca olumsuzluğa, onca yokluğa rağmen o yıllara karşı müthiş bir özlem taşır içinde. Özlem, çocukluk ya da gençliğe midir yoksa o yılların masumiyeti ve saflığına mıdır bilinmez.

Yıl ya 78 ya da 79. Erkek kardeşim bir- iki yaşında, ben ilkokuldayım. Evimizin karşısındaki müstakil evde üniversiteli gençler yaşıyordu ve ev arada sırada silahlı kişiler tarafından basılıyordu. Biz, kaza kurşununa hedef olmamak için ailecek yerde yatıyorduk. Polis evlerde olur olmaz aramalar yapıyor diye, babam kütüphanemizdeki tüm sol içerikli yayınları divandaki iki yatağın arasına saklıyordu. Yolda yürürken bile birileri sizi durdurup kimlik soruyordu. Her hafta sonu, evimizin duvarına yazılan yazıları boyuyorduk. Okuduğum ilkokulun kantininde simit ve Çamlıca gazozu dışında bir şey yoktu, zaten o zamanlar çocuğa haftalık vermek diye bir şey de yoktu. Gene de bakkala gidişlerimde kalan para üstlerini haftalarca biriktirip, tüpte şokella alıyordum. Onca zaman para biriktirilerek alınan ve bitmesin diye gıdım gıdım yenen o tüpte şokellanın tadını hala hiçbir şeyde bulamıyorum.

Ben şanslıydım, babam denizciydi. Seyir dönüşleri bana envai çeşit oyuncak getiriyordu Avrupa'dan. Ama o zamanın çocukları bile bir tuhaftı, ben mahalledekilerle paylaşmayınca o oyuncaktan da zevk almıyordum. Hala gazoz kapaklarını taşla düzeltip, bugünün TASO'larına benzeyen şeyler yapıyordum.

Dokuztaş, misket, kukalı saklambaç, hele o "en de tura bir iki üç güzellik", unutulur gibi değildi. İnşaatlardan sökülen paslı çivilerle oynanan toprağa çivi saplamaca gibi tamamen yokluğun tetiklediği yaratıcılık örnekleri.

Sokaklar bizim, dert yok, tasa yok, oyuncak yoktu, olsa da devir hesap devri alacak para yoktu ve eğlence yaratıcılığımıza kalmıştı. Yaz günleri, sabahtan akşama kadar sokaktaydık. "SokağaÇıkmak" diye bir deyim vardı.

Hayat o kadar güzeldi ki, ilk aşkıma dört yaşında vurulmuştum. Net hatırladığım bir sahne var: Adi Yalın. Babası ona iki tekerlekli bisiklet almış ve bana "Yarın seni de bindireceğim" diye söz vermişti. Bindim mi? Hatırlamıyorum, sonra taşındılar mahallemizden. İkinci aşkım, alt katımızda oturuyordu. Bir gün incir toplayacağız diye, Çengelköy sırtlarında kaybolmuştuk birlikte.

Diyarbakırlı Kürt bir Karpuzcumuz vardı. Salı Cuma karpuz, kavun getirirdi kamyonla. "Kavun ye bal ye" diye bağırırdı. Hakikaten de o kavun bal gibiydi. Hele o zamanın çilekleri, bir reçel kaynadı mı, değil apartman mahalleyi sarardı o nefis çilek kokusu. Reçel yapılacak çilek neredeyse bir gün boyunca beş altı kez suyu değiştirilerek kovalarda bekletilirdi toprağı çıksın diye. Üstelik suya da rengi geçmezdi. Şimdi çilekler toprakta yetişiyor ama toprağa değmeden büyüyor. Belki de o yüzden ne tadı var ne de kokusu.

Siyah beyaz ve tek kanallı televizyon, küçücük parmaklarımızın arasında kaybolana dek bıçakla yontulan kalemler -ki kalemtıraş kullanmak israftı, sınıflardaki çöp kovası onu kalem açma kuyruklarını unutan var mı? Plastik ilkel beslenme çantaları ve okula götürülmesi yasak olan muz. Hele iç içe gecen halkalardan oluşan ve her zaman akıtan o plastik bardaklar, kâbusumdu benim.

Uçlu kalem geldiğinde memlekete, uzay mekiği gibi bakmıştık ve onun ucu da uzay mekiği fırlatma rampası gibi kavrardı kapkalın kalem uçlarını.

Bunların her biri güzel birer anı, 30 lu yıllarını sürenler için.40 lı yıllarını sürenler için o dönem, terörle özdeş. Zira çoğu Üniversiteyi ya zar zor bitirdi, ya da ayrılmak zorunda kaldı. 50 üzeri için ise hatırlanmak bile istenmeyen günler. Çünkü onlar çocuk okutmak ve yaşam mücadelesi vermek zorundaydı, onca yokluğa, parasızlığa ve kardeş kavgasına rağmen. Sadece çocuklar o yılların tadını çıkardı, sadece çocuklar mutlu ve umarsızdı ve sadece çocuklarda hatırlanası güzellikler bıraktı.

O dönemin çocukları, şimdi çocuk yetiştiriyor. Sahip olamadıkları oyuncaklarla dolu çocuklarının odaları. Yedikleri dayakların inadına seslerini bile yükseltmiyorlar çocuklarına. Dizlerinden, dirseklerinden yara kabuğu eksik olmayan o zamanın çocukları, çocuklarından kan alınırken fenalaşıyorlar. Ancak hava karardığında ve babası işten geldiğinde eve giren şimdinin ana babaları, çocuklarını kapı dışarı çıkaramıyorlar, zaman zaman haklı sebeplerle. Annelerinin bir bakışı ile mum kesilen, akşama babana söylerim tehditleri ile büyümüş o çocuklar, bugün kendi çocuklarının psikolojisini bozar diye HAYIR bile diyemiyorlar .

O zamanın çocuklarının, şimdiki çocukları doyumsuz, çoğu bilgisayar başında patates cipsi yediği için şişman, hepsi zehir gibi akıllı ama onca imkâna rağmen okulu pek azı seviyor. Çelik çomağı, kukalı saklambacı ve hatta uçurtma uçurtmayı bilmiyor. Onların uçurtmaları marketlerde hazır yapılmış olarak satılıyor ve babayla bir Pazar günü saatlerce uğraşarak uçurtma yapmanın zevkini ve yeşil tepelerde uçurtma uçurmanın tadını bilmiyorlar.

Okulun açılacağı haftanın öncesinde önceleri zevkle başlayan ama sonra işkence halini alan, defter kaplamanın ne demek olduğundan habersizler, defterlerin kaplanmaya ihtiyacı yok çünkü. Kâğıt onlar için buruşturulup atılabilecek bir şey, defterden kâğıt koparmanın nasıl olup da YASAK olabileceğini akılları almıyor.

Hiç dut silkelemediler, bembeyaz çarşaflara ve hiç incir ağacının ince dalına basıp yuvarlanmadılar komşunun bahçesine.

Mutlular mı?Umarım öyleler.

Peki, çocukluklarını bizler gibi, özlemle anacaklar mı?

Umarım...